Çocuk ve yetişkinin penceresinden kurban ibadeti

Spot: Şüphesiz kurban ibadeti, çocukların ve yetişkinlerin gözünde farklı şekillerde tezahür ediyor. Her iki pencereden de başımızı içeri doğru uzattık.

Bakın neler gördük neler…

Çocuğun penceresinden kurban
“Baba, kurbanlıkların üstüne gölgelik yapacaklar, değil mi?” Evimizin karşısındaki kurban kesim alanını izleyen 8 yaşındaki kızım sordu bu soruyu. Çocuk dünyası böyle bir yer işte… Kurbanlıkların güneşin altında kalmalarına gönlü razı gelmiyor. Hepimizin böyle masum duyguları, düşünceleri, kesilmesini istemediği kuzucukları olmuştur. Çocukların bu hassas hislerine karşı aynı hassasiyetle yaklaşmak gerekir. Bu nedenle pedagoji, çocukların 7 yaşına kadar kurban kesimini görmelerini doğru bulmaz. Zaten o yaşlardaki çocuklar böyle bir olaya şahit olmadıysa, yedikleri etin hayvanlardan “kesilmek suretiyle” elde edildiğini de akıl edemez. Hayvandan süt ya da yumurta gibi etlerin de alındığını ancak hayal edebilir. Bu bize, çocuğun 7 yaşına kadar kurban kesimini bilmeye ve görmeye zihinsel olarak hazır olmadığını gösterir. Öyleyse çocuklar 7 yaşına kadar kurban bayramını sadece “bayram” olarak bilmelidir. Bayram sabahı süslenmiş, balonların olduğu bir eve uyanarak bayram coşkusunu yaşayabilir. Mümkünse kurban etlerinin işlenmesine de şahit tutulmaz. Mümkün değilse, her zamanki gibi eve et alındığı söylenebilir.

Pedagoji, 7-12 yaş arasındaki çocukların da kurban kesimine şahit olmamasını, kesildikten sonra görebileceğini ve evde etlerin işlenmesine yardımcı olabileceklerini söyler. Çünkü bu yaş dönemindeki çocuk, kurban kesimini görmeye duygusal olarak hazır değildir. Yalnız, çocuk 7 yaşından sonra konuyu anlamlandırma ihtiyacı hissederek daha çok soru sorabilir. Bu tür sorulara “çocuğun bilmesi gerektiği kadar” cevap verilir.

Zihnin ve duygunun hazır olmadığı bir olaya şahit olmak çocuğun kaldıramayacağı bir yük olacağı için çocuk kendini hissizleştirir. Çünkü insan organizması böyle işler. Örneğin, fiziksel olarak kaldıramayacağı bir yükün altına girdiğinde bayılır. Kaza anında sıcağı sıcağına kanayan parmak hissedilmez. Duygusal acılar da ilk günkü gibi tazeliğini korumaz; gün geçtikçe hafifler ve unutulur.

Fakat biz yetişkinler, çocuğun erken yaşta kurban kesimine şahit olmaktan kaynaklanan hissizleşmesini fark edemiyor gibi görünüyoruz. Meseleye “Bizimki et yemiyor. Senede bir defa bile et yiyemeyenler var, bu da tiksiniyorum diyor!” şeklinde yaklaşanlar oluyor. Ah bir bilinse! Et yiyememek, kurban kesimine vaktinden önce şahit olmanın sonucunda alınabilecek zararlardan sadece biri. Oysa asıl zarar, çocuğun bu tür durumlara kendini duyarsızlaştırması, kurbanın kesilmiş kafasıyla fotoğraf çekilecek kadar acıyı duyamamasıdır. Acıya karşı duyarsızlaşan kişi yarın eşini duyamaz, çocuğunu hissedemez ve empati yeteneğini kaybeder.

Bu gerçeğe rağmen küçük çocuklar kurban kesim yerine özellikle götürülüyor. Kendisinden önceki hayvanın kesilişini görmemesi için hayvanın gözlerinin bağlanması tavsiye edilirken, neden çocukların görmesi için özellikle çaba sarf edilir? Çocuğun kurban kesilirken yüzünde oluşan mimikler, dayanamayıp başını çevirişi, yetişkinin arkasına saklanması nasıl görülmez? Kesilen kurbanın kanını parmağıyla çocuğun alnın ortasına basan, hatta çocuğun ağlamasını aşırı hassaslık olarak nitelendiren yetişkinler, sahi kurbanı keserken ağlaması gerekenler asıl bizler değil miyiz?

Yetişkinin penceresinden kurban
Belki de kurban keserken ağlayamadığımız için çocukların hassasiyetini de duyamıyoruz. Belki de ağlayamadığımız için çocukların ağlamasına dayanamıyoruz. Oysa kurban ibadetinin vesile olacağı en önemli kazanım, tam olarak budur.

Kurban kelimesinin kökeni “kurb”dan gelir. Kurb, yakın olma, yaklaşma anlamları taşır. Kurbiyet (yakınlık), mukarrebîn (yakın olan) ve akraba (yakınlar) kelimeleri de aynı köktendir.

Peki, insan kurban ibadetiyle neye yaklaşır?
Bu soruya genellikle, “Kurban ibadeti insanı Allah’a yaklaştırır.” diye cevap verilir. Allah’a yaklaşmanın ne olduğunu bilen için bu cümle yeterli olsa bile görünen o ki bugün bu konu da yeterince anlaşılmış değil. Allah’a yaklaşmak, kişinin ancak kendine yaklaşması ile mümkündür. Çünkü insanın içinde bulunan ene/benlik/ego denilen mekanizma, insanı Allah’a yaklaştıracak bir donanıma sahiptir. Benliğin alt ürünü olan fıtrat, mizaç, vicdan gibi çarklar işletilir ve doğru çalıştırılırsa duyarlılık, empati, merhamet gibi insanî vasıflar canlılık kazanır. Bu vasıflar çekirdek halinde birer “öz” gibi insan ruhunda daima mündemiçtir. Elverir ki insan zaman zaman bu özden uzaklaştığını fark etsin ve geri dönsün. Halk arasında “özüne dönmek” ifadesinden kast edilen de bu olsa gerek…

Bana göre, ibadetlerin temel amacı da insanın özüne, kendine yaklaşmasını sağlamaktır. Çünkü gerek bireysel gerekse toplumsal süreçler içinde insanın kendiyle arasına mesafeler girebilir. Peygamberlerin geliş amacı, toplumların pusulasını düzeltmek ve onları gerçeklikle (hakikatle) tekrar buluşturmak olduğu gibi, ibadetlerin de bireyi bu buluşmaya taşıması gerekir.

Konuyu biraz daha somutlaştırmak isterim. İnsanlar yerleşik hayata geçene kadar, yani yüz binlerce yıl, kendi başının çaresine baktı. Kendisi avlandı, elbisesini kendisi yaptı, hayatta kalmaya dair tüm ihtiyaçlarını kendisi giderdi. Yerleşik hayatla birlikte ne oldu? İş bölümleri oluşmaya başladı. Yani bugünkü mahalle kasabının temelleri atıldı. Herkesin her işi yapmasına gerek kalmadı. Yapılmayan işlerle birlikte, o işe ait kazanımlar da yitirilmiş oldu. Mesela, o kazanımlardan birisi iradeydi. İradenin iki kanadı vardır. Yapabilme ve vazgeçebilme. Ceylanın güzel gözlerine bakıp içinde oluşan merhamet duygusuna temas etmesine rağmen geride bekleyen ailesine gıda götürmek zorunda olan insan, ceylanı avlama iradesini gösteriyordu. Oysa avcılık meslek haline gelip yaygınlaşınca hem avlanan vicdanını duyamaz hale geldi (Osmanlı’da kasapların belli aralıklarla bahçıvanlık yaptığını hatırlatmak isterim) hem de et satın alan ne merhamet duygusuna dokunabildi ne de irade gösterebildi.

Bugün biz de etimizi satın alıyoruz. Arka planda neler olup bittiğini biliyoruz ama duyamıyoruz. Aldığımız etin bir zamanlar bir canlıya ait olduğunu, doğup büyüdüğünü, nerelerde yemlendiğini, nasıl koşup zıpladığını, nelerden korkup kaçtığını, bir annesi ve babası olduğunu ve canını verirken neler hissettiğini duyamıyoruz. Çünkü bunlara şahit olan biz değiliz. Bugün kaç kişi ekmekten bir lokma alıp çiğnerken, yapılışını düşünüyor? O un nerede öğütüldü? O buğday hangi tarladan geldi? Buğdayı kim ekti ve hasat etti? O tarlanın yanından kimler geçti? O buğday başakları kaç gün rüzgârlara ve kaç gece yıldızlara eşlik etti? Evet, kaç kişi giydiği elbisenin kumaşının yüzde 100 pamuk olup olmadığına bakarken, o pamuğun elbiseye dönüşme serüvenini düşünüyor? Bu şartlar bizi hayatın içine nüfuz edebilmekten, gerçekliği doyasıya yaşamaktan alıkoyuyor. Sanal tüketiciler haline getiriyor. Böylece gerçeklik algımız bozuluyor.

İşte dini vecibeler insanın hayattan, kendinden ve gerçeklikten bu denli uzaklaşmasını önlemek amacıyla var aslında. Nasıl ki oruç, yediklerimizin kıymetini hatırlatıyor, önümüze gelişinin bir yolculuğu olduğunu düşünmemize fırsat veriyor, yokluk içinde olana empati kurmamızı sağlıyor, el uzatmama (vazgeçebilme) egzersizi ile bize irade kazandırıyor, benzer bir ölçü ile kurban ibadetinin de vesile olacağı kazanımlar bulunuyor. Başta, bize unuttuğumuz ölümü hatırlatıyor. Mangal keyfinin, reyondaki antrikotların bir cana mâl olduğunu, o canın öyle kolay verilmediğini, bir gün bizim de böylece can verip gideceğimizi hatırlatıyor. Tam da bu nedenle kurban kesen kişi dizlerinin üstüne çökmeli. Hayvan çırpınıp can verirken kesen kişi de olduğu yere yığılıp kalmalı. Kestiği hayvanın kanına gözyaşlarını karıştırmalı. Ben maalesef böyle bir bayram yaşayamadım. Babam kurbanını kendi kesemezdi. Oysa çok güçlü, çok çetin, çok cesur görünürdü. Ama iş bir canı almaya gelince geri çekilirdi. Akrabalara kestirirdik. Onlar da “Sırada çok kurban var…” deyip vazifelerini ‘bir an önce aradan çıkarma’ duygusuyla ifa ettikleri için kurban keserken ağlayan birini göremedim.

Bu hassasiyetle yapılmayan bir ibadet, maalesef nezaketten de mahrum kalıyor. Kesimden arta kalanlar, sağa sola atılıyor, çöpe dökülüyor, gömülmüyor ve toplum sağlığını tehdit edecek hale getiriliyor. Tabi, nerede o eski bahçeli evler? Artıkları gömecek yer mi kaldı ki? Her yer bina olunca ve duyarlılık, nezaket kalmayınca, kesimler de toplu yapılmaya başlandı, bunun için özel kesim alanları kuruldu.

Ne diyeyim? Bari bu bayram kavurmayı, pirzolayı yerken birkaç saniye düşünelim. O hayvanı kendimizin kurban ettiğini hayal edelim. Bırakalım, bu bayram lokma boğazımızdan zor geçsin… Bayramımız mübarek olsun…

  1. Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır. İşte Allah onları sizin istifadenize verdi ki size doğru yolu göstermesinden ötürü O’nu tâzimle anasınız. İyilik yolunu tutanları müjdele! (Hac – 37)

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Gökhan Güven

Gökhan Güven

Sosyolog, Aile Danışmanı