Ayakkabı Gurusu - Phil Knight

Topluma mal olmuş, başarılı olarak anılan, adı duyulmuş insanların hayatlarını okumak bir yandan hoşuma giderken, içimde hep o şüpheli sorular: acaba ne kadar doğru? Ne kadarı abartı? Ne kadarı gerçek... bu sorular kafamda gezine dursun ben yine bu soruları bir kenara bırakarak okumaya başladım.

Gerek kendimi hep geliştirme ve ilerleme isteğimin ağır basması, gerekse gerçekten neyi farklı yaptıklarını öğrenme merakı bu kitaplara olan ilgimin sebebi…keşke bir anahtar olsa da o zamana açılan kapıdan kendim seyredebilsem bu insanları…
Başarılı olmak için diye ifade etmeyi tercih etmeyip, diğerlerinden daha öne çıkmak için ne gerekir dersek; pes etmemek, tutku düzeyinde ısrarcı olmak, ertelememek, istikrarlı olmak ve risk almak gerekli ama çok gelir ve ün için başkalarını umursamayıp, bencillikte gerekli sanırım.
Şimdi gelelim kitaptan alıntılara…

Diğerlerinden önce uyandım. Kuşlardan, güneşten önce…bir fincan kahve içtik, bir parça kızarmış ekmeği mideye indirdim, şortumu, formamı üzerime geçirdim ve yeşil koşu ayakkabılarımı bağladım. Sonra sessizce arka kapıdan sıvıştım. Bacaklarımı, baldırlarımı, belimi esnettim ve ilk isteksiz adımlarımı serin ve sisli yola atarken oflayıp pufladım. Başlamak neden hep bu kadar zor?

…insanlar istemsiz olarak rekabetin her zaman iyi bir şey olduğunu, her zaman insanın içindeki en iyiyi ortaya çıkardığını varsayarlar. Ancak bu sadece rekabeti akıllarından çıkarabilen insanlar için geçerlidir. Atletizmden öğrendim öğrendim ki rekabet sanatı, unutma sanatıdır ve şimdi kendime bu gerçeği hatırlattım. Sınırlarınızı unutmalısınız. Kuşkularınızı, acılarınızı, geçmişinizi unutmalısınız. Kuşkularınızı, acılarınızı, geçmişinizi unutmalısınız. “Bir adım daha atma!” diye feryat eden, yalvaran içinizdeki sesi unutmalısınız. Onu unutmak imkansız hale geldiyse bu defa onunla pazarlık etmelisiniz. Zihnimin başka, bedenimin başka şey istediği bedenime, “evet mükemmel puanlar topladın topladın ama ne olursa olsun durmamalısın…” dediğim bütün o yarışları aklımdan geçirdim.

Price Waterhouse’da haftada altı gün çalışıyor, sabah erken ve gece geç saatler,, tüm hafta sonlarını ve tatil günlerini Blue Ribbon’a ayırıyordum. Ne arkadaşlar, ne spor ne sosyal yaşam vardı ve bundan tamamen mutluydum. Hayatımın dengesi bozulmuştu ama umursamıyordum. Aslında daha fazla dengesizlik istiyordum. Ya da farklı bir dengesizlik. Her günümün her dakikasını Blue Ribbon’a adamak istiyordum. Aynı anda birden fazla iş yapan bir adam olmamıştım hiç. Şimdi de bunun için bir neden göremiyordum. Gerçekten önemsediğim tek br göreve devamlı olarak odaklanmak istiyordum, eğer hayatım boşa vakit kaybetmemek ve sadece çalışmaktan ibaret olacaksa. Price Waterhouse’dan istifa etmek istiyordum. Sevmediğimden değil, sadece orda çalışan kişi ben değildim. Ben de herkesin istediği şeyi istiyordum. Kendim olmak, hem de tam zamanlı olarak.

Günler sonra dizlerim ve baldırlarım ağrıyordu. Bu, diye karar verdi, spor bu demektir, sporun yaptığı budur. Kitaplar gibi, sporda insana başkalarının hayatını yaşamış, başkalarının zaferlerinde yer almış olma duygusu verir. Ya da yenilgilerinde. Sporun en iyi zamanında taraftarın ruhu, atletin ruhuyla birleşir ve bu kaynaşmada, bu aktarımda, sufilerin sözünü ettiği bir olma hali bulunur. Agate Caddesi’nden geri yürürken yarışın benim bir parçam olduğunu ve sonsuza kadar parçam olarak kalacağını biliyordum….

Pre asla kuşku duymazdı. Sports Illustrated dergisine “Elbette çok büyük bir baskı olacak üzerimizde. Bir çoğumuz daha tecrübeli yarışçılarla karşılaşacağız ve belki de onları yenme ihtimalimiz yok. Fakat tek bildiğim şu ki oraya çıkıp bayılana kadar tüm gücümü harcadığımda biri hala beni geçebiliyorsa ve o adama erişebileceği her şeyi ve daha fazlasını yaptırmışsam, o gün bu, onun benden daha iyi olduğunu kanıtlar”

…bir spor müsabakasını izleyip kendinizi sporcunun yerine koymak bir şeydir, her taraftar bunu yapar. Sporcuların senin ayakkabılarını giyiyor olması ise bambaşka bir şeydir…

1972’nin sonları yaklaşırken iki adam birbirlerine evlerinin anahtarlarını verdiler ve 1973 başında yerlerini değiş tokuş ettiler. Takım oyuncularının yapacağı gibi. Bu olağanüstü bir fedakarlıktı ve onlara minnettardım. Fakat karakterim ve Blue Ribbon gelenekleri gereği hiçbir şükran belirtisi göstermedim. Tek bir teşekkür ya da takdir kelimesi etmedim.

Başarısızlık korkusu, diye düşündüm, şirket olarak bu asla bizim çöküş sebebimiz olmayacaktı. başarısız olmayacağımızı düşündüğümüzden değil, aslında başarısız olabileceğimize dair her türlü beklentimiz vardı. Fakat başarısız olduğumuzda hızlı davranacağımıza, bundan ders çıkaracağımıza ve bu yüzden daha iyi olacağımıza inanıyorduk.

…banka krizimizi de aştığımıza ve artık haklı olarak hapse girmeyeceğimden emin olduğuma göre artık o derin sorulara dönebilirdim: biz burada ne kurmaya çalışıyoruz? Ne tür bir şirket olmak istiyoruz?

Bir çok şirket gibi, bizim de rol modellerimiz var. Örneğin Sony. Sony, bu zamanın Apple ı gibiydi. Karlı, yeniliklere açık, etkin ve çalışanlarına iyi davranırdı. Bu yüzden defalarca Sony gibi olmak istediğimi söylemişimdir. Gel gelelim esasına bakarsanız ben daha da büyük, daha ele avuca sığmaz bir şey olmak istiyordum. Aklımı ve yüreğimi yoklayıp çıkarabildiğim tek kelime şuydu: kazanmak. Bu fazla tarif edemiyordu ama yine de hiç yoktan iyiydi. Tek istediğim, ne olursa olsun kaybetmemekti. Çünkü kaybetmek ölümdü.

…hiç kuşkusuz bizi dışarıdan gözleyen herkes için uyumsuz, acınacak halde, umutsuzca bir araya gelmiş toplama bir ekibe benziyorduk. Fakat aslında farklı değil benzer insanlardık ve bu bizim hedeflerimize ve çabalarımıza tutarlılık kazandırıyordu. Çoğunlukla Oregon çocuklarıydık, bu önemliydi. Kendimizi kanıtlamaya, dünyaya zavallı olmadığımızı göstermeye ihtiyacımız vardı. Ayrıca neredeyse hepimiz egolarını kontrol altında tutan ve kendine acımayan kişilerdik. Şu …”odadaki en akıllı adam” aptallığı yoktu bizde. Hayes, Strasser, Woodell ve Johnson, her biri herhangi bir odadaki en akıllı adamlar olabilirdi fakat hiç biri kendisi ya da diğeri için buna inanmıyordu.

…benim yönetim tarzım, adım adım yönlendirilmeyi isteyen kişilerde işe yaramazdı fakat bu ekibi özgür bırakıyor, yetkinleştiriyordu. Olmalarına, yapmalarına, kendi hatalarını işlemelerine izin veriyordum çünkü ben de insanların bana hep böyle davranmasını isterdim.

…belki de moralimi bu düzeltecekti. Belki de her türlü çöküntünün tedavisi daha çok çalışmaktan geçiyordu.

Geçmişe dönmek için her şeyi yapardım; çalışma koşulları krizini önleyecek ya da önlemeyecek bir çok farklı karar vermek için. Ancak krizin Nike’nin hem içinde hem de dışında mucizevi bir değişikliğe neden olduğunu inkar edemem. Bunun için müteşekkir olmalıyım.

Halka açıldıktan sonra bile hala bir yığın problem vardı. “ elimize çok fırsat geçiyor ama bu fırsatları yakalayabilecek müdürleri bulmakta zorlanıyoruz. Yabancıları deniyoruz ama bizim kültürümüze çok farklı olduğu için onlar da başarısız oluyorlar”
Hayami başını salladı. “ şuradaki bambu ağaçlarını görüyor musun “ diye sordu
“Evet”
“Gelecek yıl sen geldiğinde…otuz santim daha büyümüş olacaklar”
Baktım. Anladım.
Oregon’ a dönünce, elimizdeki yönetici kadrosunu geliştirmek ve büyütmek için çok çalıştım. Yavaş yavaş, sabırla, eğitime ve uzun vadede planlamaya daha fazla ağırlık vererek.

Oluk oluk aktığında para hepimizi etkiledi. Çok büyük ya da çok uzun süreli bir etki değildi bu çünkü hiç birimizde para hırsı yoktu. Fakat bu, paranın doğasında var. Sahip olun ya da olmayın, isteyin ya da istemeyin, sevin ya da sevmeyin, o sizin hayatınızı belirlemeye uğraşacaktır. İnsanoğlu olarak görevimiz buna izin vermemektir.

Putları yıkanları, yenilikçileri, asileri uyarmak isterim ki her zaman sırtlarında bir hedef tahtası taşıyacaklar. Ne kadar iyi olurlarsa, hedef tahtası o kadar büyüyecek. U benim fikrim değil, doğanın kanunu.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile