Altıncı Koğuş – Anton Çehov

İlk kez okuduğum bu Rus yazar 1860 -1904 yıllarında geçirdiği kısa ömrüne epey güzel eser sığdırmış. Ne üzücü ki, yıllar öncesinden bıraktığı eserler çokça okunmasına rağmen hala aynı iş bilmezlik,

insana sadece insan olduğu için hak ettiği değerin, saygının verilmediği ve gerçek anlamda olmayıp,sözde kalan toplumsal konularda felsefe devam ediyor…
Yazarın, insanı boğmayan, gayet tadında ve okuyucuyu saran tasvir yeteneği ilk beğendiğim yanı oldu.  Kitaba konu olan, göz göre göre görmezden gelinen, müdahale edilmek bir kenara, bananeci tutumu çok net ve ilginç bir akıl hastası doktor konumlamasıyla anlatmış. Kitabı ben çok beğendim.  Sizler için de ilgi çekebileceğini düşünerek kaleme aldığım bazı alıntıları ve devamında kitabın tamamını keyifle okumanızı dilerim.

Hastanenin bahçesinde dört bir yanını dulavratotlarının, yaban kenevirlerinin, ısırganların orman gibi bürüdüğü küçük bir pavyon vardır. (TDK: - Bir kuruluşun, bir kurumun, bir bahçe içindeki yapılarından her biri; - Bir fuarda ürünleri bağımsız sergileme yeri; - Geceleri geç vakte kadar açık, içkili eğlence yeri). Yapının damındaki saclar paslanmış, bacanın yarısı yıkılmış, ön merdiven basamaklarının yarıkları arasından otlar fışkırmıştır. Duvarlarda sıva diye bir şey yoktur; yer yer çimento izleri görürsünüz, hepsi o kadar. Pavyonun çn cephesi hastaneye, arka cephesi kırlara bakar; hastaneyi boydan boya kuşatan, tepesinde sivri çiviler çakılı tahta bir çit, pavyonu tarlalardan ayırır. Bu sivri uçlu çivilerle boz renkli tahta çitler yalnızca hastanelerde, bir de hapishanelerde bulunur; pavyonun kendisi de içinizi karartmak, tüm neşenizi kaçırmak için size kötü kötü bakar. 
Azın ısırgan otlarının bir yerinizi dalamasından korkmuyorsanız, buyurun, pavyona giden daracık yoldan yürüyelim, içeriye şöyle bir göz atalım…

Kaba saba bir köylüye benzemesine karşın insan aklının üstün çabalarına duyduğu hayranlıkla, yüreğinden taşan sevinçle içi aydınlanırdı.”insan niçin ölümsüz değil?” diye sorardı kendi kendine. Merkezi ve dış kıvrımlarıyla beynimiz, görme, konuşma yeteneğimiz, bilincimiz, yaratacılığımız…bütün bunlar niçin sonunda, kara toprağa karışıp yer kabuğunun içinde dünyamızla birlikte güneşin çevresinde dönmeye bırakılıyordu? İnsanoğlunu tanrısal denecek ölçüde yüce bir akılla yoktan var edip mucizeye dönüştürmek, sonra da yer kabuğuyla birlikte soğumaya bırakıp güneşin çevresinde döndürmek hak mıdır?
Maddenin dönüşümü…ölümsüzlük yerine dönüşümle avunmak ne büyük ödleklik!...hastane çalışanları, tıpkı eskisi gibi ahlaki açıdan son derece düşüktü; bu kuruluş, kasaba halkına yarar sağlamak şöyle dursun, zarar veriyordu. Doktor Ragin, Nikita’nın Altıncı Koğuş’ta kimseye göstermeden hastaları kıyasıya dövdüğünü, Moiseyka’nın kapı kapı dolaşıp dilendiğini bilmiyor değildi.

Ağırlaşan başı kitabın üzerine düştü, doktor yüzünü yumuşacık ellerinin üstüne koyarak düşünmeyi sürdürdü. “Yararsız bir kurumda çalışıyorum. İnsanları aldatmaktan başka bir iş yapmadığıma göre haksız kazanç elde ediyorum, onursuz davrandığım kesin! Tek başıma büyük zarar vermiyorum ama toplumdaki yaygın kötülüğün bir parçasıyım. İlçede çalışan bütün memurlar benim gibi, hepimiz beleşten aylık alıyoruz. Bu duruma göre onursuzluk yalnız benim suçum değil çağımızın suçu…dünyaya iki yüzyıl sonra gelseydim bambaşka bir insan olurdum.

“Niçin beni burada zorla tutuyorsunuz?”
“Hastasınız da ondan.”
“Anladık, hastayız. Ama yüzlerce akıl hastası dışarıda ellerini kollarını sallayarak geziyor da kimse sesini çıkarmıyor. Bilgisizliğiniz yüzünden hastaları sağlamlardan ayırt etmeyi beceremiyorsanız bizim suçumuz ne? Cahilsiniz diye ben ve şu zavallılar niçin sizlerin şamar oğlanı olalım? Gerek siz, gerek asistan, gerekse hastane yöneticisi, öteki deyyuslar, ahlak bakımından biz hastalardan kat kat aşağısınız. Bu duruma göre buraya neden biz değil de sizleri kapatmadılar? Mantık bunun neresinde? “
“hastaneye düşmenin ahlakla, mantıkla bir ilgisi yok. Her şey içinde bulunduğunuz duruma bağlı. Yakaladıklarını buraya tıkarlar, yakalayamadıkları dışarıda özgür dolaşır. Benim doktor, sizinse akıl hastası oluşunuz da gene ahlakın, mantığın payı yoktur; dediğim gibi, bir rastlantıdır bu…”
Gene de içiniz rahat etsin, sayın bayım, gerçekten güzel günlere kavuşacağız. Belki doğru sözleri yerinde kullanarak konuşamıyorum, bana gülebilirsiniz ama yeni bir yaşamın ışıkları parlayacak, gerçekler, doğrular kötülüğü yenecek, bir gün bizim sokağa da bayram gelecek.

İnsanoğlunun daha üstününü tadamayacağı iki çeşit mutluluk vardır: biri, yaşamın özünü kavramaya çalışarak özgür ve derin düşünmek, ikincisi de dünyanın hırgürüne boş vererek yaşamak.
…”huzur, dinginlik her şeyden önce insanın içinde olmalı. Sıradan insanlar dinginliği kendilerinin dışında, araba gezilerinde, rahat çalışma odalarında ararlar; düşünen insan ise, her şeyi kendi içinde bulur.”
…Kısacası, sizin gerçek yaşamı görmüşlüğünüz, yaşamışlığınız falan yok; çeşit çeşit varsayımla, kuramlarla vakit öldürüyorsunuz. Acıları küçümseyişinizin, hiçbir şeye aldırış etmeyişinizin bana göre basit bir nedeni var: yan gelip yatmayı iş edinmiş bütün Rus tembelleri gibi dünyada her şeyi değersiz, boş görmek, yaşamı, acıyı, ölümü hiçe saymak, böylece yaşamın özünü kavradığınıza inanarak mutluluğa ermek…siz, sözün gelişi, yontulmamış bir köylünün karısını dövdüğünü görürsünüz ama araya girip kadını kurtarmaya kalkmazsınız. Çünkü nasıl olsa ikisi de er ya da geç ölüp gidecektir. Karışmanın ne gereği var, değil mi?

“Lanet olası yaşam!” diye homurdandı. “en acı yanı da çekilen ıstıraplar karşılığında insana bir ödül verilmemesi! Müzikli oyunlarda olduğu gibi, her şey görkemli bir gösteriyle değil, basit bir ölümle bitiveriyor.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile