Pedagojide Cezanın Yeri - 2.Bölüm

Geçen haftalarda cezanın pedagojideki yeri ile ilgili bir yazı dizisi yazmaya başlamıştım. Nelerin ceza olarak verilmesi durumunda çocuğa şiddet uygulanmış olacağını

ve nedenlerini açıklayacağımı söylemiştim. Bakalım bu haftaki konu size tanıdık gelecek mi?

  • Beden dili ve mimikler ile mesaj verme

Sık sık olmasa bile aşırı, uç ya da travmatik diyebileceğimiz şekilde fiziksel şiddete maruz kalan, eşyaların yere çarpıldığına, çöpe atıldığına, parçalandığına şahit olan çocuklarda kısa bir süre sonra “ürküntü” hissi oluşur. Ceza alan, şiddet gören kendisi olmasa bile annesinin, kardeşinin yaşadığı şiddet nedeniyle dolaylı olarak şiddet gören çocuklar da “Acaba sıra bana da gelecek mi?” diye tetikte olur. Yetişkindeki şiddet potansiyelini aksiyona dönüştürmemek için sürekli kaygı ve kontrol duyguları içinde yaşar; tabi buna yaşamak denirse…

Bir önceki yazıda1 verdiğim örnekte kendi bebeği atılmamış olsa bile küçük kardeş dolaylı şiddete maruz kalan çocuktu. Böyle bir çocukluk öyküsüne sahip kişinin yetişkinlikte “Babamın bir bakışı yeterdi!”, “Annem gözlerini belerttiği zaman olduğumuz yerde donakalırdık…” sözlerini gülerek anlattığına şahit oluyorum. Aslında tarif ettikleri hissin adı ürküntü. Bunu gülerek anlatmalarının ise başka bir yazıya konu olacak trajik bir öyküsü var…

Ürküntü ile çocuk yetiştirmek marifet değildir. Çocuğu kuklaya çevirmekten farkı olmaz. Evde sorun(!) çıkarmadığı ve keyfimizi(!) kaçırmadığı için söz dinleyen(!) bir çocuk gibi görünebilir. Fakat unutmamak gerekir ki, ürküntü hissi oluşan çocuk sadece ebeveyninin değil dışarıdaki duyarsızların da kuklası olacaktır. Birisi “Gel buraya!” diyerek sertçe tenhaya çağırdığında karşı koyamayacaktır. Yapılan araştırmalarda tacize uğrayan çocukların çoğunlukla korkudan karşı koyamadıkları ortaya çıkıyor. Bu korkuyu ilk nerede yaşadığı sorulduğunda “evde” diye ebeveynini işaret ediyor. Ama maalesef bu anlayış kültürümüze ne zaman ve nasıl girdiyse, eşler arasındaki iletişimde de ürküntünün kullanılmasının marifet gibi anlatıldığını duyuyorum:

Düğün sonrası gelin atın üzerinde, damat yürüyerek evlerine gidiyormuş. Yolda giderken atın ayağı taşa takılmış ve tökezlemiş. Damat gür bir sesle “Biiirr!” demiş. Kısa bir süre sonra at tekrar tökezlemiş. Damat gür bir sesle “İkiii!” demiş. Gelin tedirgin olmuş. At yine tökezleyince, damat “Üüçç!” demiş ve silahını çekip atı vurmuş. Atla birlikte yere düşen gelin kalkar kalkmaz “Aklını mı kaçırdın? Hiç tökezledi diye at vurulur mu?” demiş. Damat duyarsız bir şekilde silahını yerine koymuş ve geline bakarak “Biiirr!” demiş.

Başka bir hikâyede de şu anlatılıyor:

İki kardeş aynı gün evlenirler. Bir süre sonra biri diğerine misafir olur. Misafir olan kardeş gözlerine inanamaz. Tüm ev işlerini erkek kardeşinin yaptığını görür. Kendisiyse suya sabuna dokunmayan “kazak” diye tabir edilen erkek tipidir. Aralarında konuşurlarken kardeşi sorar:

  • Ev işlerinden bunaldım. Sen hanımına ev işlerini yaptırmayı nasıl kabul ettirdin?

Kardeşinin cevabı şöyle olur:

  • Evlendiğimiz ilk gün eve giren kedinin bacaklarını “carrttt!” diye ayırınca hanım karşımda sütliman oldu. O gün bugündür böyle devam ediyoruz.

Kardeşi ertesi gün belki işe yarar ümidiyle bir kedi alıp eve gider. Tam bacaklarını ayıracakken eşi araya girer:

  • Onu ilk gün yapacaktın!

Bu anlayışı sadece hikâyelerde mi gördük? Hayır. Yıllarca “kazak erkek” ve “light erkek” karakterleri izletilmedi mi? Eli silahlı, suratı sürekli asık, öfke, nefret, kin gibi duygulardan başka hiçbir duygusu yüzüne yansımayan karakterler ekranlarda yüzlerce bölüm boy göstermedi mi? Aldatmanın adı, “aynı anda iki kişiyi sevebilmek” olarak sunulmadı mı? İhanet, entrika, kuyu kazma ekranların en gözde kurguları olmadı mı? Benim çocukluğumda izlenen Temel Reis çizgi filmindeki Kaba Sakal karakterine benzer kaba saba bir karakterin başrolü oynadığı film gişe rekoru kırmadı mı? Hatta bu filmin rekorunu aynı filmin devamı olan film kırmadı mı? Türkiye’de tüm zamanlarda en çok izlenen on filmin beşi bu karaktere ait filmler değil mi?

Peki, bu anlayış topluma ne vaat ediyor? Bu bakış açısı, aile içi iletişimimize pozitif anlamda ne katıyor?

Lütfen, “Eğleniyoruz, ne var bunda? Gülmekte mi yasak?” demeyin. Gülmek çok kıymetli bir duygu. Daha kaliteli içeriklere ayırın o harika gülüşünüzü. Bu anlayışın, bu çarpık bakış açısının, bu seviyesiz iletişimin ve ilişkilerin alıcısı oldukça, satanı da olacak. Toplumu yozlaştıran, uyuşturan, duyarsızlaştıran, özünden koparan bu anlayış, ona prim verildikçe normalleşecek. Maalesef bir süre sonra yaşam tarzımız haline gelecek ve geliyor.

Kadına ve erkeğe şiddete, çocuk tacizine sadece lanet etmekle kalmayıp nedenlerini de araştırabilseydik karşımıza çıkanlardan biri de kirli ekranlar olacaktı. Sadece yaptırımları değil, aynı zamanda önleyici tedbirleri konuşabilirsek, o zaman bu yola götüren saikleri(sebepleri) inceleyebiliriz. Eşine şiddet uygulayan, çocuğu istismar eden kişilerin bunu yapmalarına neden olan psikolojik durumlarını anlamaya çalışmadığımız sürece, yenilerinin çıkmasını ne kadar engel olabiliriz? Korkutmanın, ağır cezalar vermenin tek başına çözüm olacağını düşünüyorsak büyük bir yanılgı içindeyiz demektir. “Ne yani, bir de bu mahlûkları insan yerine koyup anlamaya mı çalışacağız?” şeklindeki yaklaşımların çözüme çok uzak olduklarını söyleyebilirim. Çünkü mesele bu kişilere karşı anlayışlı olmak değil, psikolojik durumlarını anlamaktır. Şuan insanlığını yitirmiş kişilerin bir zamanlar insan olarak doğduklarını hatırlatmak isterim. Uç bir örnek verecek olursak, Adolf Hitler’in bir zamanlar masum bir insan olarak dünyaya geldiğini kim inkâr edebilir? Bugünün duyarsızlarının dünün masumları olduğunu göz ardı etmeden, o kişiyi bulunduğu noktaya getiren yaşanmışlıkları dikkate alarak üretilen çözümler ancak fayda sağlayacaktır. Bu bakış açısı ne o kişiyi paka çıkarmaktır ne de iyi niyet budalalığıdır.

Ülkemizde bu noktaya gelebilmek için daha çok yol kat edilmesi gerekiyor gibi görünüyor. Çocuk haklarını ancak taciz edildiğinde hatırlamak normal değil. Sınıfta çok konuştu diye ağzı bantlanan çocuk istismara uğramış olmuyor mu? Annesine, “Merak etmeyin, 10’a kadar saydım çıkardım…” ve “Daha bunlar birinci sınıf, kuralları öğrenecekler böylelikle…” diye cevap verildiği bir okulda (İstanbul’da bir okul), çocuk haklarını anlatmak için nereden başlamak lazım? Çocuğu kendi geleceğimizin sigortası gibi görmek dahi çocuk suistimalidir. Kişinin kendi yetersizliğini çocuk üzerinden tatmin etmeye çalışması, bu nedenle onu başarıya zorlaması, ulaşamadığı hayallerini çocuğun hedefleri haline getirmesi, çocuk suistimalidir.

Kolonyayı yetişkinlerin avcuna döküp, ellerinin altına peçete koyma nezaketini gösterirken, avcunu açmış sırasını bekleyen çocuğun başına döküp bir de eğleniyormuş gibi gülmenin çocuğa saygısızlık olduğunu ince bir sızı halinde hissettiğimiz gün çocuk dünyasına adım atmışız demektir.

*Gelecek yazıda bu konuya ve diğer maddeleri açıklamaya devam edeceğim… Bir sonraki yazıda görüşmek üzere…

 

  1. http://yasamdansuzulenler.com/index.php/cocuk/uzman-onerileri/pedagojide-cezanin-yeri-1-bolum

Gökhan Güven, Sosyolog, Aile Danışmanı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Gökhan Güven

Gökhan Güven

Sosyolog, Aile Danışmanı